En çok Merak Edilenler

7 Haziran 2016 Salı

 seviyorum seni gizlice.. sessizce.. çığlık çığlığa..


seviyorum seni delice.. çaresizce.. sevinçle.. hüzünle..


seviyorum seni neşeyle..sabırla..öfkeyle..umutla..


 seviyorum seni içtenlikle.. tüm kalbimle.. samimiyetle..


seviyorum seni cesaretle.. korkarak.. inanarak.. ruhuma kazıyarak..


seviyorum seni tükenerek.. azalarak.. ama çoğalarak


seviyorum seni çocukça.. masumca.. arsızca.. dostça.. hayranlıkla..


seviyorum işte konuşturma.!!


07 haziran 2008 – 07 haziran 2011 Nişanımızın 3. Yaşı mübarek olsun aşkımmm…


Seviyorum seni…

8 Mart 2012 Perşembe

Kadın Olmak,...

Dünya Kadınlar Günü….
Kadın olmak deyince;  aklıma ilk gelen şey…. Zor… çok zor olduğu….
Evet bir sürü güzel yanı var. Tek tek yazacağım ama… aklıma ilk gelen neden bu?
Kadın olmak; çok özel bir duygu… başka bir mertebe…
Kadın olmak; çok güzel.. çok müthiş… çok şerefli bir şey… kadın olmak çok şey…

Kadın olmak… ben kadınım diyebilmek ve bununla gurur duyabilmek…
Diyemeyen hıçkırıkları boğazlarında düğüm olup orada hapis olan kelimelerle yaşamak zorunda olan  kadınlar var hala…
Küçükken kadın olmak, kız olmak ayıptı…  3 kardeşin üçününde kız olması… anneme yine kız doğurdu diye … sarf edilen cümleler.. yüreklere dağlanan anlamsız bakışlar…
Babamın erkek olsaydınız şunları yapardıkla başlayan cümleleri… kız olduğumuz için alamadığımız izinler, çıkamadığımız geziler…  babamla gidemediğim Balık gezileri… erkek olsaydım götürürdü beni.. Balığa gitmek… ve o Balığa babamla hiç gidememek…
Biz yine de özgür kızlardık.. ve özgür kadınlar olduk… ama kadının özgürlüğü bile kendi içinde hapis… kadın kendi özgürlüğüyle bile savaşmak zorunda…
Kadın olmak; 'çocuk da yaparım, kariyer de yaparım' diyerek, yoğurdu evinde mayalarak… modern bir şekilde saçını süpürge ederek.. kendi özgürlüğünü yok etmektir…
Ama tüm bunlara rağmen bununla gurur duyan… kocasının ve yavrusunun tek bir gülümsemesiyle dünyalar onun olan varlıktır.
Kadın olmak kendinden vazgeçebilmektir..
Kadın olmak;
Doğuran, hayat veren, çocuk büyüten, yetiştirendir…
Hayat bizim ellerimizde yetişiyor… bizim ellerimizde yeşeriyor.. filizleniyor…
Hayat bizimle başlıyor… Hayat bizimle özel… bizimle güzel…
Biz varsak Hayat anlamlı, yaşamaya değer…
Kadın olmak zor… çünkü tek bir kelime ile bitmiyor..
Mesela sadece güzel olmak demek değil, gördüğünde o güzelliğin içinde erkeğin kendi ruhunu bulabilmesini sağlayabilmektir...
İpek saçlar, pembe topuklar, ince bel değil, bütün bunların içerisinde bir hanımefendi olabilmeyi başarabilmektir.. ama yeri geldiğinde küfür etmeyide kılıfına uydurabilmektir.
Kadın olmak; sadece alışveriş merkezlerine gidip ne bulduysa almak değil, erkeğine don kilot almasını, gömlek ve ayakkabı numarasını bilmektir.... Sadece kendi giyiminden sorumlu olup kendini giydirmek değil, zevki onu giydirecek kadar uyum ve uyumsuzluğun ne olduğunu bilmektir.
Çok klasik belki ama Kadın olmak; Kuru fasulyenin yanına tereyağlı pilavı kondurabilmek ve salatasız yemeğe oturmamaktır.
Kadın olmak; huzurdur… eve giren huzurdur.. evden çıkan huzurun kokudur.
Kadın olmak; çok konuşmaktır…  ama anlaşılır olmaktır..
Kadın olmak; şımartılmayı hak etmek, istemek ve beklemektir.
Kadın olmak; hanım sultan olup sözü dinlenir olmaktır..
Kadın olmak; sımsıcak bir öpücüğün, tek bir sıcak dokunuşun ne olduğunu nelere değer olduğunu bilmektir.
Kadın olmak; öpüldüğünde aşk kokmaktır..
Kadın olmak; özel günlerde kocasından bir demet çiçek beklemektir.. hatırlanmayı istemektir.
Kadın olmak; evi çekip çevirdiği gibi, çocuklarını, kocasını çekip çevirmektir..
Kadın olmak; el üstünde tutulmayı hak ediyor olmaktır.
Kadın olmak; maalesef insan üstü olmak, çabalamak, sürekli kendini kanıtlamak zorunda olmaktır…

Beklemektir kadın olmak, kocasını, yavrusunu.. süresini bazen hiç bilmeden..
Fedakarlıktır kadın olmak,  kendinde olanı karşılıksız vermektir.
Yalnızlıktır kadın olmak, tek başına yolda yürüyebilmektir.. kalabalıklar içinde..
Affetmektir kadın olmak, şefkati yüreğinde hissederek…
Ağlamaktır kadın olmak, göz yaşını gizleyerek…
Yorulmaktır kadın olmak, hayatlarındakilerin peşinden koşarak ömrünü vermek…
Anlayana aslında çok şey kadın olmak….
Kadın olmak anlaşılmayı ve hak verilmeyi istemektir.
Kadın olmak sevgidir, umuttur… yarınlardır…
Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun.:)

 Not: Kadın olmak, şu anda kocasından gelen mailde ‘hayatım seni ve oğlumuzu çok seviyorum’ mesajını alıp dünyayı umursamamaktır.:)


Füsun GÜLTEN ERALP



6 Mart 2012 Salı

Sevdiğin Kadar Sevilirsin...

Hayat Çok acımasız..
Zalimce bize yapılanlar, bize olanlar, uğradığımız haksızlıklar, başımıza gelenler...
Hal böyle olunca...
Herkese herşeye öfke biriktirmeye başlıyor insan... Kalbi kirleniyor... Aynadaki yüzü değişiyor.
Farklılaşıyor, ötekileşiyor...
Kendinden uzaklaşıyor... ve eğer kısa zamanda fark etmezse bunu kendine bir daha geri dönemiyor...
Ben kendimi kaybetmemeye çalışıyorum...
Savaşıyorum...
Kendimle mücadele ediyorum...
Kendimle konuşurken tesadüf Can Yücel'in bu şiirini okudum...
Okuyunca hafifledim sanki...
Bu cümle çarptı beni...
'Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü.. '

Hayat bizi farklılaştırıyor... önüne geçemiyoruz bunun ama mücadeleden vazgeçmemiz lazım.
Bu şiir bana iyi geldi umarım size de iyi gelir.
Sevmekten vazgeçmeyin:)


HERŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

Can YÜCEL
Alıntıdır.

21 Şubat 2012 Salı

Hayat... Zaman... nasılda koşuyor...
hiç yorulmadan... hiç nefes almadan... dinlenmeden...
bizde koşuyoruz, farkında olmadan, olamadan
çok uzun aralıklarla çok kısa molalar veriyoruz..
nerdeyim ben demek için... nereye gidiyorum ben demek için...
ama sorularımızı cevaplayamadan koşmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz....
şu an o kısa molalarımdan birindeyim.. ve biliyorum ki sadece sorularımı soracağım... ve biliyorum ki cevaplayamayacağım...
hayatımın dönüm noktalarından birindeyim... Hamileyim... Bir Oğlum Olacak... Adı Kerem:)
benim bir oğlum olacak da.. ben anne olabilecek miyim? cvp: bilmiyorum...yok..
daha dün okullu olmuştum. sınıfları doldurmuştum... Egemen Apartmanında geçen çocukluğum... Ortada sıçan oynayışlarımız.. deliliklerimiz... kavgalarımız... Sonra Saruhan apartmanına geçişimizle birlikte benimde ergenliğe geçişim... akabinde kocama aşık oluşum... bakışmalarımız.. çocuktuk biz daha... okullar ne zaman bitti. (hep bitsin istedik oysa..) sevdik.. evlendik... hayatınız değişecek dediler inanmadım. nitekim değişmedi bizim hayatımız... Ben aynı bendim , Ahmet aynı Ahmet.. Sadece birimiz Karısı olmuştuk diğerimiz Kocası...
ve hep birlikteydik.. hayat çok güzeldi...
eminim bundan sonrası da güzel olacak... ama çok zor olacak...
mutluyum ama bir o kadar korkuluyum... heyecanlıyım ama bir o kadar ürperiyorum...
sabırsızlanıyorum ona kavuşmak için ama ona yetebilecek miyim?
Sadece Anne ve Baba olmayacağız... bir miilyon tane daha sıfatımız olacak.. ayırdına vardığımız ve varamadığımız..
Şimdiye kadar geçen zaman su gibiydi... Bebeğimiz doğduktan sonra eminim... Işık hızıyla ilerleyecek zaman... ben buraya gelip yazabilecek miyim? böyle sorular sorabilecek miyim? yoksa herşeyin üstesinden gelmiş.. maceralarımızımı anlatıyor mu olacağım... hiç bilmiyorum. Öngöremiyorum...
bebeğimin kıpırtılarını hissetmek çok müthiş bir duygu.. içimde o...
hiç görmediğin bir şeyi özlemek.. beklemek.. heyecanlanmak.. onun için kaygılanmak...bunlar annelik duygularımı:) annemi oluyorumm ne :)
iyi bir anne olmak istiyorum. Ahmet iyi bir baba olsun istiyorum.
Çok mutlu bir aile olalım istiyorum.. sevgi dolu olsun her adımımız....
Molam bitti... Hadi Baş Baş...
Füsun Gülten Eralp

16 Şubat 2012 Perşembe

Benim Bir Oğlum Olacak..

Benim bir oğlum olacak...
Babasına benzeyecek...
Gözleri kocaman olacak... parıl parıl ışıldayacak...
Gamzesi olacak... gülümsemesi karşısındakinin içini aydınlatacak...
Benim bir oğlum olacak....
Adı Kerem olacak...
Adı gibi asil, soylu, cömert olacak...
Annesinin ilk göz ağrısı olacak...
Cennet kokusunu ilk o tattıracak...
Benim bir oğlum olacak...
Bir yaz günü gelecek bana...
Sıcak... sımsıcak.. bembeyaz olacak...
Şefkatli, merhametli....
Ama bir o kadar asi, inatçı ve deli dolu olacak...
Şimdi içimde kıpırtıların...
Bana ilk dokunuşların... İçimde sonsuz heyecan ve bekleyiş...
Babanla sana olan sabırsızlığımız... özleyişimiz..özlemimiz...
Babasına aşık olduğum gibi... Aşık olacağım yavruma...
Bizim ailemizi tamamlayacak...
Bütünlüğümüzü sarsılmaz kılacak....
Benim bir oğlum olacak...
Yüreği sevgi, Kalbi umut dolu  olacak...
Yumuk yumuk elleri...
Elleri ellerimizi tutacak,  küçücük kolları bizi kocaman saracak....
İçimizi sonsuz huzurla kaplayacak...
Yüreğimin büyüklüğü ile sarıp sarmalayacağım...
Ninniler söyleyip... Masallar anlatacağım...
Rüyalardan uyandığında hep yanında olacağım...
Benim bir oğlum olacak...
Canımdan can, Kanımdan kan...
Babası gibi olacak...
Adı Kerem olacak...


Annen...
2012

14 Şubat 2012 Salı

Sevgililer gününüz kutlu olsun..

Değişmek ve Değiştirmek ( 1 )
Doğan Cüceloğlu 
Değişmek kimsenin hoşuna gitmez; çünkü kolay değildir.
Seminerlerimde, konferanslarımda, “Değişmek hoşunuza gider mi?” diye sorduğumda, çoğu kere hiç kimse el kaldırmaz.
Aynı gruba, “Bazı yönlerini değiştirmek istediğiniz biri var mı?” diye sorunca yüzlerce el kalkar.

Sorunlarını paylaşmak için benimle konuşanların hemen hemen hepsi, değiştirmek istedikleri çocuklarından, anne ve babalarından –özellikle kayınvalidelerinden, abla veya ağabeylerinden, amcalarından, dayılarından, komşularından, tabii ki en çok eşlerinden söz ederler.
Kendini değiştirmek için benden akıl isteyen hemen hemen hiç olmaz.
Yeni Tanıştığımız Hoşumuza Giden Kişi
Eşler yeni tanıştıklarında birbirlerinden hoşlanırlar ve birbirlerini değiştirmekten hiç söz etmezler. Karşısındakinin hoşuna gitmeyen yönleri olsa bile, yokmuş gibi davranır.
Flörtümüz, doğa gezilerini çok severim, derse, biz de sevdiğimizi söyleriz. Aslında hiç doğa gezisi yapmamışızdır, hatta bu tür gezilere pek istek duymayız, ama onun hoşuna gitmek için öyle söyleriz.
Hiç yemek yapmasını bilmem, derse, önemli değil, zaten ben dışarıda yemeyi daha çok severim, deyiveririz. Aslında, dışarıda yemekten sıkılmışızdır ve evin rahatlığını özlemişizdir.
Erkek futbol maçıyla ilgilendiği için kızda ilgilenirmiş gibi görünür.
Sporla, sanatla, operayla, tiyatroyla ilgili bol bol konuşuruz ve biz de sanat ve müziği çok sevdiğimizi söyleriz.
Böyle başlayan ilişkiler evliliğe kadar gider ve çoğu kez eşlerden biri veya her ikisi, hele bir evlenelim, ben onu daha sonra değiştiririm, düşüncesindedir.
Burada iki soru akla geliyor:1- Neden böyle yapıyorlar? Ve 2- Böyle başlayan evliliklere daha sonra ne oluyor?

 Neden Böyle Yapıyorlar?
 Bilinçsizlikten böyle yapıyorlar.
Hangi konuda bilinçsizler?
Birçok konuda bilinçsizler:
- Evliliğin ne denli önemli ve ciddi bir ilişki olduğunu, o nedenle dürüst temeller üzerine kurulması gerektiği konusunda bilinçsizler;
- Kendisi istemedikçe, insanları değiştirmenin olanaksız olduğu konusunda bilinçsizler;
- Yalan üstüne kurulmuş bir ilişki içinde kişinin kendi özüne yabancılaşacağı konusunda bilinçsizler;
- Kendi özüne yabancılaşmış bir insanın anlamlı, coşkulu ve güçlü bir yaşamı olamayacağı konusunda bilinçsizler;
- Yaşamın anlamlı, coşkulu ve güçlü olmasını amaç edinmeyip, yaşamı mevki, para, mal, mülk ve şöhretin aracı kılmanın yaşamın özüne ters düştüğü konusunda bilinçsizler.
Bu liste daha uzayabilir, ama yukarıda saydıklarım üzerinde düşünülmesi gereken önemli boyutları kapsıyor.
Daha Sonra Ne Oluyor?
Bir insanı daha sonra değiştiririm düşüncesiyle kurulan evliliklerde eşler, evlendiği kişinin özüyle değil, kendisine getireceği ‘şey’le ilgilenir. Bu ‘şey’ mal, mülk, sosyal statü, mevki ve benzeri olabilir.
Evlendiğim kişi elde etmek istediğim ‘şey’in aracıdır.
Evlendiğim kişinin benim yaşamımdaki anlamı yaşamıma getirdiği ‘şey’den daha fazla olamaz.
Böylece eşler birbirlerini elde etmek istedikleri ‘şey’lerin aracı olarak görürler ve bu evlilikten istedikleri eşini işine yarayacak araç haline getirmektir.
İşine yarayacak araç haline getirmek için eşinin değişmesini ister.
Bu tür evliliklerde yüzler dost görünürken özler birbirine düşman olmaya başlar.
Evliliği sürdürmek isteyen eş, kendisinin araç olarak kullanılmasına rıza göstermeye başlayınca, kendi özüne yabancılaşır. Kendi özüne niçin yabancılaştığını içi bilir; daha doğrusu sezer. Kendisini araç olarak kullanan eşine içten içe müthiş bir öfke ve kin duyar. O nedenle bu tür evliliklerde yüzler dost ama özler birbirine düşmandır.
Bu tür evliliklerde oluşan yakın düşmanları değişik sosyal ortamlarda gözlemek mümkündür; otuz yıl evlidirler ve o lokantada oturdukları bir saat içinde birbirlerine söyleyecek hiç bir şeyleri yoktur. İkisinin de suratı asık boşluğa bakar dururlar.
Kadın kendini çocuklara verir ve onları denetlemek ve yaşamın bütün anlamını onlarla ilişkisinden çıkarmak için çocuklarının bağımsız kendine güveni olan insanlar olarak yetişmesine olanak yaratamaz. Bu tür annelerin çocukları ana bağımlı olmaktan kurtulamazlarsa kendi evliliklerinde mutluluğu bulamazlar. Anne çocuklarının evliliğine sürekli burnunu sokar ve onlara rahat vermez.
Erkek kendini işe verir. “Ailesi için para kazanan fedakar baba” rolüne girer ve çocuklar babaya hasret büyür. Babadan babalık görmeyen, anne tarafında sürekli denetlenen ve kullanılan çocuklar duygusal olgunluğa erişemezler; onlar da kendi anne ve babaları gibi birbirlerini bir ‘şey’ için araç olarak kullanan evlilikler kurarlar ve bu hastalıklı durum kuşaktan kuşağa aktarılır gider.

 İnsanların Sahibi Değiliz
Hayatlarını kolaylaştırmak için insanlar birçok şeyi değiştirir. Koltuk takımının yüzünü, evinin boyasını, arabasını, televizyonunu, tabağını, masasını, mutfağını değiştirir.
Neden bu değişiklikleri yapmak ister?
Hayatını kolaylaştırmak ve istediklerini elde etmek için.
İnsanlar bir diğerinin huyunu, suyunu aynı nedenden değiştirmek ister. Kadın hayatını kolaylaştırmak ve kendi istediğini elde etmek için kocasının huyunu suyunu ve davranışını değiştirmek ister; erkek de kendi istediklerini elde etmek için karısını değiştirmek ister.
Burada gözden kaçırılan en önemli nokta şudur: sahip olduğumuz eşyaları istediğimiz zaman değiştirebiliriz. Hiçbir koltuk takımı, masa ya da mutfak, beni niçin değiştiriyorsun, diye itiraz etmez ve direnç göstermez. Ama insanların sahibi değiliz.
İnsanların değişmesi için insanın bizzat kendisinin değişmeyi istemesi ve bu zahmetli uzun süreçte ısrarla işin peşini bırakmaması gerekir.
Bir insanın kendini değiştirmesi, çok istese ve kendini bu değişime yüzde yüz adasa bile, çok zahmetli ve zor bir süreçtir.
Değişmenin zahmetli ve zor bir süreç olduğunun farkında olmak yetişkin olgun biri olmanın önemli adımlarından birini oluşturur.

 

8 Şubat 2012 Çarşamba

Madurodam'a Hoşgeldiniz! - Hollanda - Den haag Şehri!

Selamlar, herkeslere....
Çok yoğun bir gün sonrası...
Arkadaşlarımın istekleri üzerine Hollanda gezimdeki ayrıntıları ve fotografları paylaşmaya devam edeceğim...
Bugün Den Haag şehrinde ki Madurodam' anlatacağım. Yani bizim bildiğimiz değişle Minyatürk..
Ben İstanbul'a gittiğimde Minyatürk'e gireceğimiz gün şirketten arayıp iznimi yarıda kestikleri :(:( için o gün, o gezimizi yapamamıştık. Minyatürkten önce Maduradam'ı görmek varmış nasipte.:)
Hollanda daki herşeyi, önemli, önemsiz, büyük, küçük demeden en ince ayrıntısına kadar yapmışlar.... oldukça gerçekçi ve büyüleyiciydi.
Çoğu şeyi hareketli yapmışlar, ve bunları harekete geçirmek için 10 cent atmak gerekiyor kumbaraya:)
hareketli, gerçek şehir....
Yeni Amsterdam Havaalanı Schiphol’da uçaklar harekete geçiyor ve yemek tedarik araçları gelip gidiyor. Yel değirmenleri dönüyor, gezinti tekneleri kanallardan gidiyor ve trenler dünyanın en büyük minyatür demir yolları üzerinden bir şehri tamamen dolaşıyorlar:)
Kısa bir tarihi bilgi vereyim. Madurodam, bir savaş anıtı olarakda anılmakta çünkü Dachau toplama kampında 9 Şubat 1945 yılında ölen direnişçi George Maduro'nun anısına ailesinin bağışı ile1952 yılında açılmıştır.
2 Temmuz 1952'de genç bir prenses olan Beatrix Madurodam'a başkan olarak atanmıştır. Beatrix kraliçe seçildikten sonra yönetim şekline bir değişiklik getirmiştir. Bugün Madurodam, bölgede bulunan okullardan seçilmiş ve seçimle gelen 25 genç üye tarafından yönetilmektedir.
Her sene yeni bir maket ekleniyormuş.  Şu anda sanırım 198 tane yerin maketi var..
http://madurodam.com/





6 Şubat 2012 Pazartesi

Splashtours (Suda Yüzen Otobüs)- Hollanda Rotterdam

Herkese Merhaba,

Bugün de Rotterdam daki Splash Bus maceramızı anlatacağım.
Bu bir otobüs.. 1 saatlik bir tur, yarım saat karada Rotterdam'ın önemli yerlerinin önünden geçiyor bu sırada da gördüklerimizin ne olduğunu bir bant anlatıyor. Karada ki gezi tamamlandıktan sonra otobüs suya giriyor ve kanalda gezmeye başlıyor. Değişik bir şeydi. Bu otobüsü yapmak için 6 sene uğraşmışlar ve tam 26 tane ruhsat almışlar, hem kara hem deniz şartlarına uygunluğu için... İnternet adresi: www. splashtours.nl buradan daha ayrıntılı bakabilirsiniz.

Not: Bu gezi detaylarını daha önce hazırlamıştım fakat size daha sonra anlatacağım sebebimden ötürü uzun bir ara vermek zorunda kaldım. Neyse kaldığım yerden devam ediyorum...:)


25 Ekim 2011 Salı

Acılar Paylaştıkça AZALIYOR……AMA

Daha içimizde şehitlerimizin acısını taşırken…. Deprem meydana geldi…
Herşeyin bir oluş sırası var….  Nedeni var…. Acaba kimse bunu sorguluyor mu? Kimse bundan ders çıkarıyor mu?
Gazete bir yazarımız ‘Acıların cografyasında yaşıyoruz.’ ‘ Yurttaşlığımızın her gün sınandığı bir cografya bu.’ Demiş….. doğru değil bu cümle bence…  evet üst üste çok kötü şeyler yaşadığımız doğru fakat dünyaya baktığım zaman.. seller, kasırgalar… şehirlerin, ülkelerin sular altında kalması… açlık.. sefalet… eğitimsizlik…..ekonomik çöküş… bizden çok daha geride… bizden çok daha acı olan cografyalar var… biz iyinin bile iyisiyiz… çünkü biz Türk Milletiyiz…  bizim başımıza ne gelirse gelsin…. Yaralarımızı kendi içimizde sarabiliriz…. Sarıyoruz… bencil değiliz… vefalıyız… hoşgörümüz var… acıma duygumuz var…. Yardımlaşma ne biliyoruz…’komşumuz açken biz tok yatamıyoruz…’  o yüzden bir herşeyin üstesinden gelebiliriz, geliyoruz… bizim Sevgimiz var.
Saramadığımız yaralarda var elbet…. Bir annenin evladını yitirişini… annenin canlı canlı ölüşünü… sadece seyredebiliyoruz…
Bir çocuğun… evinin.. annesinin.. ablasının.. abisinin… babasının yokoluşunu seyretmesine…. Sadece bakabiliyoruz… onun kalbindeki yaralar gün geçtikçe çoğalacak.. hiç kabuk bağlamayacak.. kabuk bağladıkça o kanatacak… ve biz buna bişey yapamayacağız… elimizden bişey gelmez çünkü… o hayatla kavgasına başladı artık…  yalnız.. yapayalnız ve kimse dolduramayacak o boşluğu….
İnsan bunları düşündükçe içi acıyor…. Erken  ölüm, ani ölüm, genç ölüm… yarına verilen randevular… hatta bir saat sonrasına yapılan planlar… her şey bir anda yok oluyor… yıllarca didinip aldığın evin… içini zevkine göre döşediğin… her birinin anısı olan eşyaların… sevdiklerin… canından çok sevdiklerin…… herşey bir anda yok oluyor…. İnsan kendini koyuyor o evlerin içine… altına…. Düşünmek bile insanın içini ürpertiyor…
Bir başka konu…insan yobazlığı, doymazlığı…. Kaçak bina yapma… ucuz kum, demir vs.. kullanma… yaşamaya uygun olmayan binalara rüşvet verip ruhsat alma… şimdi içleri rahat mı? On lira fazla girecek diye ceplerine onca insanın ölümüne neden olmak… onun  yaptığı binanın çökmesi… bunun vicdani yüküyle nasıl başa çıkacaklar…. Bu dünyanın öbür dünyası var… neden bilmezler.. görmezler. Neden işlerine gelmez….

Ölenlere rahmet diliyorum ve geride kalan herkese sabırlar diliyorum.
Allah yardımcımız olsun….

21 Ekim 2011 Cuma

Biz ezelden beri hür yaşadık, hür yaşarız hangi çılgın bize zincir vuracakmış? Şaşarım!

İhtiyacımız olan herşey burda... bu satırlarda....
Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakınn...
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal....
Hakkıdır hakk'a tapan milletimin istiklal!

 




Terör ve Şehitlerimiz

Yazma istediğim... söylemek istediğim... bağırmak istediğim o kadar çok şey var ki... 2 gündür gazeteleri okuyorum, televizyonları izliyorum... herkes birşeyler karaladı.. söyledi....

Ben sadece şu cümleyi silemiyorum hafızamdan dönüp duruyor kafamda ... gözyaşlarım süzülüyor....
Şehit Onbaşı Mesut Kazanç’ın, Facebook’taki sayfasına annesine yazdığı "Eskiden düşerken dizim yaralanır acı çekerken ‘Dur öpeyim de geçsin yavrum’ derdin anne. Şimdi ise kalbim çok ağrıyor öp de geçsin anne" .......

İçim parçalanıyor.... içim yanıyor... öpde geçsin anne.....

Allahtan geride kalanlara sabırlar diliyorum.






14 Ekim 2011 Cuma

Hollanda Macerası- Dungeons

Geçen hafta Hollanda' daydık. Amsterdam, Rotterdam, Den Haag, Scheveningen, Utrecht... şehirlerini arşınladık.... İlk yurtdışı deneyimimizdi...geç kalmışız onu anladım. Ertelememek lazım hayatı... zaman kısa...
Fotograflar eşliğinde anlatmaya çalışacağım yaşadıklarımızı....
İlk fotograf, bakan herkesin tesirinde kaldığı haftalarca güldüğü bir fotograf olacak. (Tecrübeyle sabit...)
The Amsterdam Dungeon diye bir yere gittik. İnternet adresini veriyorum. Yolu düşen olursa önceden biletini alabilir. http://www.the-dungeons.nl/amsterdam/nl/index.htm . Burada çok güzel bir tiyatro sergilediler. Lakin bizim bildiğimiz tiyatro gibi değildi. Değişik bir konsepti var. Korku ve adrenalin üzerine kurulu. Odadan odaya geçiyorsun... Her yer zifiri karanlık...fakat yanımızda Hollandaca ve İngilizce bilen Dayım ve Ferhan olmasaydı hiç zevk alamaz ve eğlenemezdik.. Onlar bize tercüman oldular, sağolsunlar. İlk kapıdan içeriye girerken zebani kılıklı adamın 'Umarım Ölürsünüz' demesini asla unutamayacağım.:):) tabi birde eşimin ölüm sandalyesine oturtulup... Kardeşim Gül'ün cadı olarak yargılanmasını, ve benim elime verdikleri kovanın içinde sonradan tuvaletlerini yaptıklarını kova olduğunu söylemelerini de unutmak mümkün değil:) Tüm bu konseptin sonunda 6 kişilik bir radara bindirdiler bizi (zifiri karanlık).... uzun soluklu korku dolu saatlerin sonunda... bunda da bir numara vardır diye...hepimizin hali bir başka hal almışş... işte o fotograf..... ikinci fotografı ise girişte çektiler...:) çok eğlendik....


UMUDA YOLCULUK

                                       

İşte yine her zaman ki gibi oldu. Hayaller kuruldu, anılar dinlendi, henüz yaşamadıklarımıza özlem duyuldu. İşte yine her zaman ki gibi aynı sonla bitti. Beklentilerimiz yarım özlem duyduğumuz şeyler çok uzakta kaldı.
Bir cümle vardı, kitaptan mı okumuştun, yoksa bir filmden mi duymuştun. Hatırlıyorsun o cümleyi ‘hayaller güzeldir lakin hayat hayalleri beklemez’. Bütün gece hiç durmadan ağlamıştın hep kendine niye ben? Sorusunu soruyordun. Şimdi değil ama bir gün öğreneceksin. Ya sende eksik bir şeyler var ya onlarda bunu o gün anlayacaksın. Hayat seni her zaman kabul etmez. Sen hayatı kabul etmelisin. Sana aklın kadar bir alan verilir ve artık o senin yaşamın olur. Hayatı kabul etmelisin ama yaşamın seni şekillendirmesine izin vermemeli yaşamı sen şekillendirmelisin.
Girdiğin ortamları sevmeyecek, beğenmeyeceksin bunları hak etmediğini bile söyleyeceksin. Sınavlara gireceksin daha güzel alanlar, ortamlar için, tıpkı bu alana gelebilmek için girdiğin sınav gibi. O sınava girerken daha güzel düşlerin vardı, amaçların burada olmak değildi ama kader dediğimiz bu acımasız hayat senin burada olmanı istiyor. Yapman gereken tek şey artık en çekilmez anları en vazgeçilmez anlar yapmak… Bu alanda tek başına değilsin sevdiğin sevmediğin, uğruna ölebileceğin ve öldürebileceğin insanlarla yaşamak zorundasın. Hiçbir zaman kalabalığa aldanmamalısın, dört bir yanın insan yığınıyla doludur. Çıkışlı bir yol bu her şey her zaman dilediğin gibi olmuyor, bunu sen çok iyi biliyorsun. Beklentilerin,  umutların yarım kalıyor, hedefine koşarken küçük bir taş bile hızını kesmeye yetiyor, hatta bazı zamanlar seni yoldan çıkarıyor ve yine bazı zamanlar düşüp dizlerini kanatıyorsun, kimse gelip yaralarını sarmıyor. Kan akıyor insan yığını seyrediyor. Canın yanıyor, insan yığını arkasına bakmadan gidiyor.
Zaman geçiyor büyüyorsun. Hayat her şeye rağmen hızla dönüyor. Bıktın artık her gün, her an özlemekten ve düş kırıklığı yaşamaktan. Buradasın… ‘özlemlerin sana gelmezse sen özlemlerine git’ bu cümleyi bir kitaptan okumuştun şimdi aklına geldi.  
Evet sen artık özlemlerine gideceksin, onların sana gelmesini beklememelisin artık. Umudunun rengi mavi, sevdanın kırmızı yaşadığın karanlıktan ve büründüğün bu manasız matemden çıkmanın tam sırası. Şimdi keşfetme zamanı. Konuşuyor görüyorsun her şeyin başındasın şimdi. Öncesini saymıyorsun, son defa geriye dönüp bakıyorsun, geride gördüğün tek şey sağır, dilsiz, kör bir insan. Bu sensin. Yeni yaşamında ki ilk tiksintini duyuyorsun. Nasıl yaşamışsın şimdiye kadar, nasıl? Bu cümleyi kendine hiç sormamış kabul ediyor hemen unutuyorsun. Artık yeni bir yaşamın var, aslında yeni değil uzun zamandır buradasın, yeni fark ediyorsun çevrendekileri, bakmakla – görmek arasında ki farkı bile yeni keşfediyorsun. Yaşamaya çalıştığın insanları görüyorsun artık. Çok kötü diye suçladığın insanların içinde aslında bir hazine yattığını, altınla örülmüş bir kalbi olduğunu, iyi dediklerinin, gönül verdiklerinin de şeytanla kardeşlik ettiğini görüyorsun. Öğrendikçe acı çekiyor ve yine öğrendikçe umut doluyor yüreğin.
Aklın almıyor, bünyen kaldırmıyor. Nasıl kandırmışlar seni ufak çocuklar gibi, nasıl sahteymiş tüm gülüşler. Kaçıp gitmek istiyorsun. Geriye her baktığında tiksindiğin kendini görüyorsun. Dönemezsin, söz verdi kendine, çiğneyemezsin kendini. Hayat bir savaş alanı 
Yaptığın bu ilk savaşta ilk kurşunla kendini öldüremezsin.
Bazen kendini başka yüzlerde buluyorsun. İşte benim gibilerde var diyorsun. Sana onların maske olduğunu söylüyorlar. İnanmıyor inanmak istemiyorsun. Sonra gidip kendin çıkarıyorsun o maskeleri. Geçecek diyorsun, bunlarda ge-çe-cek. Güzel günler gelecek bulacaksın doğru insanları, umudunu yüreğinde sımsıcak tutuyorsun.
Kalabalık bir insan alanının içindesin, aynı ülkenin içinde farklı kültürlerle yoğrulmuş insanlar. Senin hiç görmediğin, bilmediğin o bilmeyipte özlemini duyduğun memleket kokularıyla gelmiş her biri. Hepsinin ayrı ayrı gözlerine bakıyorsun bütün gözlerde aynı şeyleri  görüyorsun, biraz umut biraz korku. Kimi ailesinden, kimi yaşadıklarından kaçıp gelmiş ve onlar için burası bir umut. Kayboluyor çoğu bu çok kalabalık insan yığını içinde.
Kim bilir arkalarında ne zaferler, ne yenilgiler bırakıp geldiler. Bazılarının yüzlerinde çok derin çizgiler, hala bitmeyen kavgalarının sonucunda gelmişler buraya, bir umut diye. Yaşamdan bıkmamışlar onun gibi…,
O; 31 yaşında işini kaybetti, 32 yaşında bir hukuk kavgasını, 34 yaşında işini tekrar batırdı, 35 yaşına geldiğinde çocukluk aşkı öldü, 36 yaşında sinir krizi geçirdi, 38 yaşında eyalet seçimini kaybetti, 43-46-48 yaşlarında da kongre seçimlerini kaybetti, 55 yaşında eyalet senatörü olamadı, 58 yaşında gene senatör olamadı ve o 60 yaşında ABD başkanlığına seçildi. Onun ismi ABRAHAM LİNCOLN’ dü. Asla vazgeçmedi.
Asla vazgeçmeyin; kaybedenler yalnızca vazgeçenlerdir. İşte onlar vazgeçmeyenlerdi, savaşlar, yenilgiler onları yıkmadı, çünkü onların umudu vardı.
Bu alandaki keşfe devam ediyorsun. Onları bir bütün olarak değilde grup grup inceleyebiliyorsun. Çünkü hepsi grup grup. Grubun içindekiler, dışındakilere hayalet gibi bakıyorlar, sanki her an senin dedikodunu yapıyor sanki her an seni konuşuyor gibi geliyor sana, öyle bakıyorlar ki seni sana yabancılaştırıyorlar. Seni hiç sevmeyenler var, senden nefret edenler, düşmanların. Bir gün okuduğun bir gazete kupürü vardı. Yazılanlar çok hoşuna gitmişti, onu kesip odanın duvarının en görkemli köşesine asmıştın. Şöyle diyordu; ‘Dostlarından korkma en fazla ihanet eder, düşmanlarından korkma en fazla öldürür! Umursamazlardan kork, ne öldürür, ne de ihanet eder… Sadece seyreder?’ İşte sen bu yüzden seni sevmeyen herkesi iki kat daha fazla seviyorsun. Biliyorsun ki onlar senin düşmanın, başına kötü şeyler gelirse bilirsin ki onlardan.
Gözlerin başka bir grupta şimdi. Birkaç kişi bir köşeye sinmişler öylesine oturuyorlar. Öyle izlenim sergiliyorlar ki sanırsın oturdukları yerde dünyayı kurtarmanın planını yapıyorlar, beyinleri öylesine meşgul ya da düşünebilmek için ihtiyaç duydukları beyinleri bile yok, o yüzden bu kadar vasıfsız, çaresiz duruşları kendilerine yetmezken dünya ile nasıl iletişimde bulunabilsinler ki. Onları orada öylece bırakıyorsun. Kim bilir belki de dünyanın kurtarıcılarıdır onlar.
Başka bir gruba kayıyor gözün. Sürekli hiç durmadan akınsızca konuşuyorlar. Ne konuştuklarını anlamaya çalışıyorsun anlayamıyorsun. Çünkü onlarda bilmiyorlar ne konuştuklarını ortaya bir laf atıyorlar, kelimeler havada sallanıyor. Biri kalksa da mandallasa diye manasız, anlamsız gözlerle etrafı süzüyorlar. Ağızları dilleri var değerlendirmek istiyorlar herhalde diye düşünüyor onları orada bırakıyorsun.
Kafanı çevirdiğinde sana bakanları görüyorsun sen sormadan cevaplıyor, soru soruyor cevabı beklemeden başka sorulara geçiyorlar. Paylaşımlara öylesine aç kalmışlar ki, yalnızlıktan yalandan riyadan o kadar sıkılmışlar ki. Bir dost eli, bir çift göz arar olmuşlar. Amaçlarından, umutlarından vazgeçer hale gelmişler. Yardım edin bize der gibi bakıyorlar.
Herkes adeta kapanda yaşıyor. Fare kapanı gibi, fareler delik açmak için yıllarını verirken, onlarsa delikleri kapatmak için amansız bir uğraş veriyorlar. Herkes kapanın parmaklıklarından dışarı öcü gibi bakıyor.
Sesler yükseliyor diğer taraftan onlara yöneliyorsun, muhteşem aydınlık yüzler görüyorsun. Hararetli hararetli konuşmalara tanık oluyorsun. Olanlara yorum yapıyorlar, olacakları sıralıyorlar bir bir. Düşünüyorlar, dünyayı kurtarmayacaklar belki ama kendilerini kurtaracaklar belli, amaçları var, önlerindeki yol çıkışlı görüyor, biliyorlar. Asker gibi zırhlarını üzerlerine almışlar. Yenilgilere ve zaferlere açık, yürümeye, koşturmaya ve yeri geldiğinde emeklemeye bile hazırlar. Ve onlar biliyorlar bir dostun üzüntüsüne kimin iştirak edeceğini. Ve biliyorlar başarılarına iyi niyetle kimin katılacağını. Ve onlar yine biliyorlar; Başkalarının başarılarına iyi niyetle sevinmek çok yüksek bir ruh hasleti icap ettirir.     
Kıdemlilerimiz geliyor sonra bu alana, bizi eğitecek yol gösterecekler, doğru ile yanlış arasındaki farkı öğretecekler. İleride bizim onların yerine gelebilmemiz için uğraşanlar. Onlarında amaçları var, ölüme bile amaçla gittiğimiz geliyor aklına gülümsüyorsun. Hepsi aynı görev üzerine burada bulunuyorlar ama bizimkiler gibi onlarında farklı beklentileri olduğunu görüyorsun. Bazıları bir şeyler öğretmek, yaralı bir insan yığını yetiştirmek için diğerleri ise parasını kazanıp gitmek için.
‘Değerli arkadaşlar’ bu cümleyi çok sevdin sen. Kıdemlinin birini niye sevdiğini sordular sana. Sende onlara cevap olarak her konuşmasına ‘değerli arkadaşlar’ diye başlıyor işte bu yüzdendir benim o kıdemliyi sevmem demiştin. İnsanları sınıf sınıf ayırmıyor, geldiği yere, konuştuğu dile, yaşadığı ortama bakmadan karşısındakinin her şeyden önce insan olduğu ve değerli çok değerli hatta tabiattaki en mükemmel yaratıklar olduğunu ve karşısındakinin kendisini mutlu hissetmesini sağlıyor.
Bugün buradayız, yarın belkide çok farklı kulvarlarda olacağın geliyor aklına. Televizyonda izlediğin at yarışına benzetiyorsun her şeyini yinede içinde ki umut hala sımsıcak.
Bu yaşamdaki keşif yolculuğunu tamamlıyorsun. Artık geriye hiç bakmıyorsun. Biliyorsun ki çıktığın bu yokuş elbet bir gün düzlüğe varacak. Ve o gün senin zaferin olacak. Umut dolu günlere….


 UMUTELEŞTİRİYAZILARI2003
 Yazar: Füsun Gülten Eralp                                                                         
Her tercih, bir vazgeçiştir aslında...

Evlilik

Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,
Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,
Tanrı'nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,
Ve Tanrısal alemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi
Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehe eğilip içmeyin,
Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır,
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yanyana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,
Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez....


Halil Cibran

13 Ekim 2011 Perşembe

En Güzel Şey Nedir?

En güzel şeylerden biri, bir şey yapmak.
Canım ne olursa olsun. İşe yaradığını hissetmek, paslanmamak demek. Parlamak demek. Sen yokken, bir şey eksik olucak demek. O yüzden insan listenin en tepesine yazmalı: bir şey yap. Ve öyle bir yap ki, bir tek senin yapabileceğin bir şey haline gelsin. Kolay gelsin.
En güzel şeylerden biri, birini sevmek. Öyle kuru kuru değil ama. Öyle bir seveceksin ki, sensizken bile mutlu olsun isteyeceksin. Kolay ulaşılır bir sevgi değil bu. Birine sarılmak bile dışarısı, ben içine kıvrılmaktan bahsediyorum. Gözünü kapatınca, ‘iyi ki var'ın ılık banyosuna girecek kadar. Artık hesabı kitabı yok bunun. Sevmişsin. Soru işaretinin çengeli gitmiş, noktası kalmış.
En en güzel şeylerden biri, ki ben yapamıyorum henüz, her şeyi sevmek. Kötüyü de, karanlığı da, sen kötü ol isteyeni de. O öyle bir güç ki, her türlü tersliği koca bir düzlüğe çıkarabiliyor. Superman'inki gibi bir güçten bahsediyorum. Evet baktığın karanlık bir şey, gördüğün kör edici bir şey ama her yerinden baktığında sevecek bir yanı elbet var. Oraya gözünü diktiğinde, ışık çıkmaya başlıyor her yerinden. Dönüştürüyorsun onu. O nasıl bir güçtür Allahım! Ve çok sık unutuyorum, böyle başedileceğini her şeyle.
En güzel şeylerden biri, doğayla bir olmak. Mesela derine dalmak, ağaç koklamak, kayalara basmak. Hayvanlara bakmak filan. Unutmak yani, dağ gibi alışveriş merkezlerini, ve kalabalıkları, ve gazeteleri. Küçük bir holden, büyük bir bahçeye çıkar gibi. Oh demek. Hâlâ dağlardan aşağı atlayan sular, hep beraber bir anda yön değiştiren balık sürüleri ve tepede ölüsü bile parıldayan yıldızlar var. Şükür ki, çok küçüğüm. Şükür ki, her şey benim etrafımda olan bitenden çok daha büyük.
En güzel şeylerden biri, öğrenmek. Merak çok güzel. Okumak harika bir şey. Kağıdın ölümüne üzülüyorum. Ama istediğim şeye kolayca ulaşabilmeyi de seviyorum. Bilgi ne kadar yakın. Ne kadar çok. Bazı şiirler, ve şarkı sözleri ne muazzam. Yanlarına yaklaşamam onların. Bu da beni büyülüyor. Keşke dilim öyle güzel dönse demeyi çok seviyorum. Fosforlu kalemlerle bazı şeyleri çok önemsemeyi biliyorum. Şanslıyım.
En güzel şeylerden biri unutmak. Unuttum gitti lafı vardır. Unutulan şey gider hakikaten. Solar, üzerine su serpilmemiş sebzeler gibi porsur. Çocuk gibi kalırsın. Bugünü bilirsin. Bazı şeyleri hatırlayamıyorum, en azından duygusunu. Temize çekmişim defterleri. Temizim. Herkes unutsa, hep yeniden başlansa. Çünkü her şey değişiyor zaten. Unutmamak demode oluyor bir şekilde.
En en güzeli de yaşamak. Kendine dokun bak sıcaksın. Sıcak olduğun sürece de, yukarıdakilerin hepsini yapabilirsin. İnsan sıcak olmanın gücünü bilmiyor çoğu zaman. Halbuki içinde telaş olan, ritim olan, elektrik olan bir beden neleri yerinden oynatır...
İnsan bir bilse, şu hayatın en güzel şeylerini, aklını oynatır.

Alıntıdır.

Not: Kalbime tercüman olmuş.. zamanın bir yerinde bir yerlerden bulup sakladığım bir yazı...

İnsan....

Kalitesiz İnsan!!!!!!
İKİ ŞEY KALİTESİZ İNSAN ÖZELLİĞİDİR:
1-     Şikayetçilik
2-    Dedikodu
İKİ ŞEY ÇÖZÜMSÜZ GÖRÜNEN PROBLEMLERİ ÇÖZER:
1-     Bakış açısını değiştirmek
2-    Karşıdakinin yerine kendini koymak
İKİ ŞEY YANLIŞ YAPMANI ENGELLER:
1-     Olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2-    Hak yememek
İKİ ŞEY KİŞİYİ GÖZDEN DÜŞÜRÜR:
1-     Laf kalabalığı
2-    Kendini vazgeçilmez sanmak, kendini övmek
İNSANI 2 ŞEY ÖLDÜRÜR:
1-     Sevmediğin insanın silahından gelen kurşun
2-    Sevdiğin insandan gelmeyen ilgi
İKİ ŞEY İNSANI NİTELİKLİ YAPAR:
1-     İradeye hakim olmak
2-    Uyumlu olmak
İKİ ŞEY GERİ BIRAKIR:
1-     Kararsızlık
2-    Cesaretsizlik
İKİ ŞEY KAŞİF YAPAR:
1-     Nitelikli çevre
2-    Biraz delilik
İKİ ŞEY BAŞARININ SIRRIDIR:
1-     Ustalardan ustalığı öğrenmek
2-    Kendini güncelleştirmek
İKİ ŞEY BİREYİ MİLYONLARCA İNSANDAN AYIRIR:
1-     Sorunun değil, çözümün parçası olmak
2-    Hayata ve herşeye farklı bakış açısıyla yaklaşmak
İKİ ŞEY GELİŞMEYİ ENGELLER:
1-     Aşırılık (Mübalağa, Abartı, İfrat, Tefrit)
2-    Felakete odaklanmış olmak
İKİ ŞEY ÇÖZÜM GETİRİR:
1-     Tebessüm
2-    Susmak
İKİ ŞEY DEĞERİ KAYBEDİLİNCE ANLAŞILIR:
1-     Anne
2-    Baba
İKİ ŞEY GERİ ALINMAZ:
1-     Geçen zaman
2-    Söylenen söz
İKİ ŞEY GERÇEK SONDUR:
1-     Cennet
2-    Cehennem
İKİ ŞEY ULAŞMAYA DEĞERDİR:
1-     Bilgi
2-    Sevgi
İKİ ŞEY ÖZGÜRLÜKTÜR:
1-     Vatan
2-    Bayrak
İKİ ŞEY “HAYATTA ÖNEMLİ OLAN HER ŞEY” İÇİNDİR:
1-     Nefes alabilmek
2-    Nefes verebilmek
Günün Sözü:
İki şey içtenlikle benden size.
Sevgi ve Saygı duyan insana, sevgi ve saygı duyulur.
Alıntıdır.